Enis Batur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enis Batur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2012 Pazar

Beş Gül

Beş Gül
 
Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
durup dururken beş kırmızı gül getirdim, kan.
Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,
tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.
 
Başka bir el koparmış onları, benim elim
bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim, bir de
dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz yangın
beldem, sizin için beş siyah gül parmaklarım.
 
kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak kâğıt,
seçtiğim kelimelerin arasında nedense mağrur,
ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,
ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.

Enis Batur

Omaca

Omaca

küf

Bizi ayıran bir dizi çağ artık. Nerede danışsam
ona, yüklü bir umarsızlık izliyor sesimi. Öteki
çünkü, o, öteki artık; bir sed ayırıyor bizi
her kılköprüden.

Ussal olan ne, usa direnmekte? Taş kadar somut,
buğday kadar eğik ağlatısı, bu bekinerek
savunduğu. İkimiz de biliyoruz, ben bilisizliğin
daha beşiğinde, o eşiğinde bilgeliğin, çok
ötesinde bilmenin, bilmemenin: Herbir bağa
engeliz şimdi, bize dünden artan bir inanç ile.

Gecenin ilerlemiş saatında parçalanmış bir fanus
gibi sessizlik. Bu bulanıklık, uzağı kollayan
irisin. Bu denetimsiz gövde, bir güz yaprağı;
ağaçların altından başlayan küflü halı
sokağa ana örgenini, elini, göğsünü sürüyor
hızla. Yüreğini. Öyle sarsılıyor bu kapkara oda,
kimi geceler.


(İblis’e Göre İncil’den) 

Enis Batur

Göl

Göl

                                 Emel Aral için

-I-

Herşeyi değiştiriyoruz, sevinin tutuklu gölü
bir acı tanığı, her şeyi indirgiyoruz
uzak bir çan çağrışımına,
bir bulanık ses akısına, ünlem ve çığlık,
herşeyi noktalıyoruz, bulut, duman,
kör saldırısı zamanın, aç,
açıyoruz kolumuzu, göğsümüzü, dönüyoruz
yeşili maviye bulayarak, bir maya yoğuruyoruz
bu bölünmez soluğunda günün.

Herşeyi değiştiriyoruz, ilkyaz, sabahın
ertelediği hüzün, açıyoruz gözlerimizi,
sessiz tanıkları umarsızlığın,
“Öylesine ağır kozalak, düştüğünde
toprağa, hava gibi, boşluk gibi,
neyi onaylayabilir yerçekimi”,
diyoruz.


(Tuğralar’dan)

Enis Batur

Buz Geceleri

Buz Geceleri

I

Gittim, yenildim, döndüm. Ordum kırıldı,
sabah erkendi ova uçsuz bucaksız, gece çöktü
ve daraldı görüş alanım: Kan koktu toprak, hava,
gürül gürül akan su. Çatlamış atların ağır
dansı, iniltileri donmuş yaralılar, yollara
yığarak unutulan ölüler, utkuyla bozgunun
arası bir karış: Oradan darmadağın, geçtim.
Şimdi yeni bir sabah. Pıhtı ve barut geride kalsın.
Gökyüzünden umduğum arı bir yağmur
Beni eldeğmemiş bir vakte hazırlasın. Bir
tay istiyorum bugünden tezi yok, buğday tenli
bir tay istiyorum –dün kanamış olsun ilk,
bir tohum, filiz, zamansız bahara dönmüş
bir dal istiyorum: Kabarmak, açılmak,
açmak istiyorum, kokular kokuları silsin.

(Sütte Ne Çok Kan’dan)

Enis Batur

Attar’la Konuşma

Attar’la Konuşma
[740-746; 4869-4901]

Divanım divaneliklerle dolu
diyordunuz, indim ağır ağır
dimdik merdiveninden zamanın,
bir ses verin, bana diledim,
bir başlangıç sesi verin dedim
ve dinledim: bir tüy düşürün
kanadınızdan bu ülkeye, başka
ülkelere uçup gitsin ince usul
kurduğunuz nakış, dediydiniz,
bir tüy ki değdirsin şehirleri
biribirilerine, açsın sesleri
seslere bağlayan giz kilidini,
dağıtsın anlama bürünmüş tüm
anlamsızlıkları, sırrınız size
kalsın, sizde kalmasın sakın,
yaptığınız resimden artık sakının.

Kan kokusu, demiştiniz, yüzünüz
yorgun hem dingin, işte bana verdiğiniz
son ses, son anahtar, son korkusuzluk;
söyledim ve hiçbir şey elde edemedim,
doğru; sustum ve kazandıklarımı
ayrı bir güneşe, ayrı bir geceye sakladım,
doğru: Benden kopan tüyün savrulduğu
ağır ağır çıktığım dimdik merdivenden
aşağı doğru. Yıkılacak bütün şehirler,
silinecek harflerim, parçalanacak taş
tabletlere kazılmış yüzüm, simsiyah
kalacak divane divanımın kağıtları:
Kavruk, okunaksız, boşlukta şimdiden
külliyen külüm.

(Doğu-Batı Divanı’ndan)

Enis Batur

Fanus

Fanus


I
Bu güller benim için mi açıldılar,
Bu güller sizden bana açıldılar –
delindi ufkumun karanlığı, günüm
gecemi eritti baştan uca, üstünde
bir fırtınaydı bana kanat geren,
tenimdeki bulutlar esmer, içimdeki
kem taş paramparça : Bu gülün
durmadan, elim yüzünüze görülmemiş
bir cennet çizsin : beni kendinize
Âdem seçin.

II
Pencereniz sıkısıkıya kapalı, kapınızda
Dilini kimsenin sökemeyeceği bir sürgü,
Kokunuz damarıma dayanmış kama, süngü
Bakışınız bana erişecek olsa, dilinizden
kan toplasam, göğsünüzden bahar ve yaz,
kasıklarıma sağanak, inin, kasıklarınız
loş inim, bir dokunsam : Açılsanız ağır
ağır : Hayat ağır, Ölüm uğrayıp doğru
zamanı kolluyor hep, ikisinin ortasından
çıkın gelin çıkagelin : Beni kendinize
bakır tenli at seçin.

III
Benim bahçem nicedir yekpâre çöldür,
Tohum olup düştünüz : Tek tek her kum
Tanesi rüzgârı denedi, döndüler havada,
rüzgâr onları savurdu, gittim kentlere
ektim ruhumu : Kederim tuttu topraklar.
Döndüm geldim buraya, sizden bir serap
doğmuş – ben gayrı ayrılmam kendimden,
güneşim akrepler için gurur, gecelerim
yıldız takımadaları, kapanırım üstünüze
derin fanus, soğuk sıcak kesilir : kendinize
beni büyük Prens seçin.


(Kitap-lık 38, Güz 1999)

Enis Batur

Kırkikindiler

Kırkikindiler

"Bu sarı, tok tütünü senin için
ayırdım: senin için soydum
domatesin kabuğunu, senin için
dildim, tuzladım."

"Senin için perdaha çektim içimdeki
hayvanı; gövdemi yaya, burguya
aldım senin için. Bu koku, bu kor,
bu gemsiz istek senin açlığın için."

"Toprak suya doydu bu yıl, ben sana
daha doyamadım," diye sürdürüyor
kadın, içinden. "Yüzündeki gururlu
umutsuzlukla içimdeki doludizgin
kısrağa katıl."

(Tuğralar'dan)

Enis Batur

Endülüs Şiirleri

Endülüs Şiirleri

                      V.Lorca’ya serzeniş

Sevilya yaralamak için, diyordunuz,
Kurtuba ölmek için. Doğru bildim,
öyle hazır tuttum kendimi: çıkınımda
gri beyaz bir kefen, defterimde, aykırı
yerde bitmiş bir servinin altına gövdemi
gömdüklerinle bir avare ruhuma yakacakları
ağıdın sözleri: Sevilya gecesi yaralanmak
için, Santa Cruz’un portakallar altında
kapkaranlık bir meydanında deldi göğsümü
duymayı beklemediğim saeta, çektim

çıkardım oku sinemden de kan o an
fışkırdı kıpkırmızı içimden, Kurtuba
gecesi ölmek için, nehrin kıyısına inip
kurduğum türküyle, Passeo de los tristos’ta
yürürken mi çaldı ‘şafağı yaralayan
bin billur tef birden, gömülmek için
suskun seçmişsiniz diye düşünmüştüm:
Gırnata’daki o yolun sonundan gelecekti,
Bekledim, bütün geceyi yine bilseydi güneş.

Enis Batur

Asri Zamanlar

Asri Zamanlar

I.
Papirüs,mürekkep, tüy.
Koyu bir çağın çekirdeğine doğru
bir uğultu yükseliyor kökümden doruğuma,
bir harita açıyorum önüme: Sonsuz ölçekli,
yeryüzünü, gökleri ve göklerin ötesini örten,
dağ, koyak, iç deniz, açık deniz, ölü deniz için;
dere tepe düz giden derviş yüzüm,
abdal sesim, keşiş bakışım için bir harita.
Flaneur, wanderer, aylak evliyayım
yenilmez hayretler içinde: Nerede yuvam,
nerede öldürdüğüm ağam için diktiğim
sessiz çöl anıtı, nerede durmadan doğurduğum
gece çocukları: Bir karabasan gibi çöküyorum
birdenbire üstüme, sanki çağırılmamış
bir sağanağım: Gelip geçiyorum heryerden,
taşsam taşırsam da.

II.
İkizim, eşim, aynam benim: Yıkılıyor
Çağ ve karışıyor bütün takvimlerin
sayfalarını boşluğa savuran rüzgârda
günler ve geceler. Saatler duruyor
ki kuramıyoruz bir daha, akreple
yelkovanın çelişen yüzlerinde
o titiz dengeyi. Bir vida hiçbir yive
denk gelmiyor artık, bir fiil
dolaşıyor dilimin ucunda ve
içinde büyük, hızlı, sessiz, keskin bir kuş
kanatlarını hazırlıyor,
geridönüşsüz bir uçuşun eşiğinden acıyla,
biraz gururla bakıyor ötelere,
ufkun ardından gelen ufukların
sonsuz aritmetiğine
ve bir yaydan fırlar gibi
kanatlarını açmadan
yerçekiminden uzaklaşıyor,
görünmez kaynağının görünmez gücüyle.

III.
Bir kuş ki
çağlayan insan adalarının üstünden,
yaralı, sakat, umarsız kalabalığın
içindeki azalmak bilmeyen sancıyı gözlüyor:
Kent: Cennet mi lağım mı
aşağıda akan ve donan, anlayamıyor.
İrin keseleri patlamış, milyonlarca
küçük boncuk cıva dağılmış: Çekiyor,
değiyor, itiyorlar birbirlerini birbirlerinde
ve kaba bir hışırtıyla kalabalığın arasından
kefen yırtılıyor bir uçtan ötekine:
Mezar atölyelerin, ecinnili
uçsuz bucaksız kırtasiye yığınlarının,
dev kazanların ve binlerce çatal
kaşığın birbirine karıştığı bulaşık
havuzlarının, yatak odalarına
sinmiş kısır cibinlik kokularının,
şırıngaların inanılmaz bir gürültüyle
doldurduğu hastane çöplüklerinin,
martıların gagalarına takılmış gotik
iskeletlerin, sinekleri, çekirgelerin,
ağıtların, kahkahaların ve çığlıkların
üstünden uçuyor, uçuyorum.

IV.
Budur paylaşamadığım eğinim:
Hayatın belkide ortasına indim
ve yıllardır gözümden süzdüğüm can
ve eşya alaşımı çekildiğim kovukta
bile kanattı, yattığım çileyi.
Adamlar tanıdım, pörsümüş bir düş
çehresiyle et ve kemik torbasına döndüler,
yıldan yıla, dövme ve mühür, geçerek.
Kadınlar tanıdım, yeni ve eski kadınlar:
Sanki birer dolunay, nasıl aydınlık,
nasıl geçici birer unutuluş masalı.
Çocuklar: Bir çıban gibi patladı
onlarla gelişen umutsuzluk kavmi.
Herşey değişti sandım, hiçbir şey
değişmedi şu mıhlandığım odada.

V.
Yıllar önce, beton dut ağaçlarının
henüz rahim toprağa ekilmediği o
kopuk, direnen sabahta salıverdiğim
uçurtma sürdürüyor mu yeminli
sonsuzluk sevdasını? Bir heybeye
biraz azık, biraz telaş, sayısız
düş tohumu doldurup yola düşen
kardeşim vardı mı varılmaz bildiğimiz
vahaya? Ben buradayım ve bekliyorum
hâlâ, yorgun bir ulağın getireceği
çağrıyı.

VI.
Söyle ey durgun yüz, ne beklediğini
artık bilmeden bekleyen boş kafes:
Şimdi burada yaşadığımız, düne ve yarına
yürüyor mu? Ötede, denemediğimiz yönlerde
hastalığın bulaşmadığı bir adada, bir inde,
sisli bir dorukta buluşabilir miyiz bir gün?
Kardeşlerim: Ne zamandan beri nerede
saklıyorsunuz saf ışığı? Hala mağarada mısınız,
kör gövde ve kör gölge,
uykunun düşte ördüğü bir seddin arkasına mı
gömdünüz bozulmaz altını?
Sorular soruyorum ve işte gece gündüz
bir çıkını boşaltıp dolduruyorum: Yol uzun
ve içimden kopup giden öncünün
geri dönmeyeceğini biliyorum.

VII.
Bir yankı yok mu som yabancıya?
Elimde çözemediğim bir düğüm, yüzümü
döneceğim bir ateş yakamıyorum terkimdekilerle:
Papirüs, tüy, mürekkep.
Birşey eksik, bir takı. kopuk dilimin ucunda
yerde kıvranan iki anlamlı bir tek fiil,
belki karmaşık bir tamlama: Yıllardır
uyumadım, sonsuz bir çalışmada sınadım
duyularımı, içimdeki organları kurumaya
terkettim: Uçtum ve kanımı temizledim yalnız,
aranızda: Hıncahınç rıhtımlara uğrayan
ıssız bir tekneyim ben.

Enis Batur

Paramparça Şiir

Paramparça Şiir

Sekiz Parça Erik Satie için

I
Saçlarını at kuyruğu yapan bir
kadındı, o ölümsüz nisan sabahı.
Bahçeler kestane, diken ve çocuk
topluyordu hâlâ. Bir bakıyorduk,
serin bir soluk taşıyordu sucular.
Saçlarını kısraklara doluyordu kadın

Ne zaman birbirimizi görsek, daha
o anda başkalarıydık. Bir mazgala
alıyorduk elimize, en kuytu, en
tedirgin tahtalara altın buluyorduk
titreyen, uzun parmaklarımızla. Bir
soru sorsalar, hemen susuyorduk.

II
İşte böylesine anlaşılmaz, birbirimize
durmadan yetebilecek kadar eksiktik.
Saçlarını altına dolayan ölümsüz bir
kadındı o, bize en kurak çağlarımızda
olanca hızıyla akan, en durgun, kısır
anlarımızda gür bir orman kazandıran

Gene de topaldık bütün ayaklarımızın
üstünde, kör, duygusuz ve tekildik
kalabalığın ortasında. Umutsuzduk,
seyrek ağaçlar gibi. Soğuk ve gergindik
Bir ülkeden ötekine hiç durmaksızın
yabancıydık. Doyumsuz bir kısraktı
kadın, katı irisimizde

III
Ne zaman öldük? Ve kimlere kaldı
bizden artan kuşku, herbirimize dar
gelen gövde ve kısık, gizli sesimiz?

Başkalarıydık, kestanelerin arasından
Geçen, nereye gömülsek. Silik, kadife
kişilerdik anıldığımız yerlerde. Ve
inceden inceye gelişen, beklenmedik,
zorlu sağanakları taşıyan bir rüzgârdı

bizi o bahçelerde unutturan. Oysa,
sonsuz bir anı, eskimez bir albümdük
esrik beşiklerin dibinde. Sonrasız
bir kazançtık daha yitirildiğimiz anda.
Umulmadık, loş bir görümdü kadın.

IV
Kış, çoğu kez geç inerdi bahçeye.
Parmaklıklara işleyen nemdi, ilk
sabah. Dağılan, gitgide seyrelen
ışıktı, sonradan. Akşamla birlikte
çıplak, yalın bir korku sinerdi
tahta sıralara. Gecenin çoğalan
etinde göçten artan kuşlar gibi
umarsız ve telaşlı, kovuk arardı ses.

Güçlüydük güz geldiğinde; sorumlu,
kesin ve tümeldik. Yağmur altında
ne bir şemsiye, ne bir saçak kollardı
kadını: uzak gemilerden beklenen
sessiz, apayrı yolculardık. Gizli
koyaklardan yabanıl kısraklar fırlardı.

Enis Batur

3 Mart 2012 Cumartesi

SAHİCİ SANRI

SAHİCİ SANRI

Sabahın eşiğinden devriye gözüm
Karşı tepeye hafif, uçarı bir hızla
süzülürken vurkaç bir duygu tırmanır
sırtıma: O mor, etli ışığın içinden
madde kıpırdayacak sanırsın.

Güzel yağmur, kıvrak yağmur: Duru
bir sevda sonrasına kilitle beni.

ENİS BATUR

1 Mart 2012 Perşembe

Ağlayan Kadınlar Lahdi IV

Ağlayan Kadınlar Lahdi IV

Kim söyleyebilir gittiğinizi, kim
toplayabilir onca cüreti yüzümde
çatlayacak bütün anlamların
önünde, bilemiyorum, gözümün
dibinde telaşla arıyorum beni
beşduyusuz hale getirebilecek
güçlü çareyi, her yükü taşır
sandığım çetin çark düzeninde
çatlarsa bütün dişliler, içim inme,
sizi hazırladıkları topraktan
önce benim özsuyum fışkırır.

Enis Batur

Ağlayan Kadınlar Lahdi III

Ağlayan Kadınlar Lahdi III

Gelmişse tokat gibi haber, kurşun
dil haraketleriyle kurulmuşsa
o kurşun cümle: Açılır içimden
hızla, usulcana, sessiz sonsuz
bir yelkenli ufkun eskiden
kaybolmuş çizgisine doğru,
tan gelmez bir daha, ne akşam
çöker yeniden ne de gecelere
yer kalır göğsümde, duyarım
yosunların altında gizlenen
sesinizi, saklar beni som tuz.

Enis Batur

22 Şubat 2012 Çarşamba

Ağlayanlar Kadınlar Lahdi II

Duyarsam bir gün, kıpırdanır
tenimde nicedir kabuk tutmuş
dokunuşların andaçı, uzun uzun
titrer kuytuda soluğunu tutmuş
zemberek ve kırılır içimde camlar
biri açıldı diye bütün pencerelerde,
çalımla dikilir karşıma ters
çevirip bıraktığım kum saatinin
her tanesi pınarımda erimeye hazır:
Vakitlerden bir vakit
gitmiştiniz bu diyardan, mahzun.

Enis Batur

Ağlayan Kadınlar Lahidi I

Ağlayan Kadınlar Lahidi
I

Bir gün ölürseniz, gökyüzümde
o an ani bir taş ateşi çizilir,
burada, bir şehirden ötekine,
ağır aksak ilerleyen kervanda
katlayıp kaldırdığım çadır,
sırrolan her kesin vahada
günden geceye çatılan bilmece
içinde koruduğum bekleyiş
boşuna bu damlanın peşisıra
gelmeyecek kaynağından su sesi
- kimsenin duymadığı lir.

Enis Batur